Tut Elimizden Kudüs

Bir fetih gerek şimdi bize, bir sapan bir taş…

Ve Kudüs gerek şimdi bize

İbrahim’e ulaşmak için…

Kudüs…

Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerce kutsal sayılan, peygamberler şehri… Rabbimize, en sevgilisine ve tüm perdelerin aradan kalktığı yegâne buluşmaya, aşığın maşukuna kavuştuğu âna, Miraç’a şahit Kudüs…

İbrahimler ülkesi…

“Vaktiyle Rabbi İbrahim’i bazı sözlerle sınayıpta İbrahim onları eksiksiz yerine getirince, ”Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurmuştu. İbrahim “soyumdan da” deyince Rabbi, “Vaadim, zalimleri kapsamaz” buyurdu. (Bakara 214)

Allah, İbrahim’e duası üzerine soyundan gelen peygamberler verdi. İki İbrahimoğlu; İsmail ve İshak peygamber. İsmail (as)’den gelen Kureyşli Araplar ve Filistin’de yaşayan İshak (as)’ın on iki oğlundan İsrail adıyla bilinen, Yakup Peygamber soyundan gelen İsrail oğulları. Ayeti kerimede Rabbimizin; Hz. İbrahim’in “Soyumdan da önderler getir” duasına verdiği karşılık, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (sav) olarak tezahür ederken, “Vaadim, zalimleri kapsamaz” buyurduğu kısım, zalim İsrail halkını akıllara getiriyor. Asırlardır süregelen, bitmek tükenmek bilmeyen kavga; Araplar ve İsrailoğulları, Müslümanlar ve Yahudiler. Müslüman’ı yaratan Allah, Yahudi’yi de yaratmamış mıydı? O halde kulunu yaratıcısından daha iyi kim bilebilirdi?

Maide suresinin 51. Ayetinde şöyle buyuruyordu Rabbimiz, “ Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o, onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.” İşte bu ayet kavganın hak, vaadin gerçek olduğunu gösteriyor. Zira Allah zalimleri sevmez, o halde biz neden sevelim?

Ne çok yaran var Kudüs…

Toprağı kurumak nedir bilmeyen, kıyametin şehri; en çok yetim senin, gözyaşı en çok sana aşina ve toprağı kan rengine bürünmüş yıkılmayan adam. Tel örgüler ardından bakan kocaman duvarlarla çevrilip kendi insanına hasret bırakılan kıyamdaki adam, Kudüs! Ne çok yaran var…

Kimler gelip kimler geçti üzerinden. Ne çok peygamberler, ne çok evliyalar, ne krallar, ne âlimler ve ne çok zalimler. Selman-ı Farisiler, Rabia-tül Adeviyye’ler. Hz. Dâvut, Babil Kralı, Persler, Makedonya Kralı İskender, Romalılar, Bizanslılar, Hz. Ömer, Haçlılar, Selâhaddin-i Eyyubi, Memlukler, Osmanlılar, İngilizler, siyonist güçler, yahudiler…

Ve kim sahip olduysa sana, ayaklarının altına seriliverdi dünya.

Mescid-i Aksa…

En uzak mescid manasına gelen Mescid-i Aksa, Müslümanlar için mübarek kılınan üç önemli mescidden biri ve ilk kıblemiz. Rabbimiz, İsrâ Suresinde Mescid-i Aksa için şöyle buyurmuştur: ”Bir gece, kendisine ayetlerimizden bazılarını göstermek için, kulunu (Hz. Muhammed’i) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ ya götüren Allah, her türlü eksiklikten uzaktır.” Geceydi zifir karanlığıydı belki. Allah Rasûlü sevgilisine kavuşuyordu ve Allah, sevgilisine… Henüz dünyadayken başka hangi göz görebilmişti, âlemlerin Rabbini. Musa değil miydi, sesine bile yüreği dayanamayan, peygamberken üstelik. Ve o yüce dağ, Zübeyr değil miydi, Rabbi zerrece nazar edince tuzla buz olan? Musa (as), “<Rabbim bana kendini göster,seni göreyim> dedi. Sen beni göremezsin! Fakat şu dağa bak eğer o yerinde durabilirse, Sen de Ben’i göreceksin! Rabbi, o dağa tecelli edince onu un ufak etti. Musa da baygın düştü.” Ayıldığında Rabbine tevbe etti. (Âraf-143) Peki Mescid-i Aksa! Yegâne buluşmaya şahitlik eden değil miydi o? Nasıl dayanmıştı? Rabbimiz ona nasıl bir kuvvet vermişti? Dimdik ayakta durmadın mı? Dimdik ayakta değil misin hâlâ? Şimdi kim sana taş duvar diyebilir? Sana taş diyen taş kesilmez mi? Ve kim seni yıkmak isteyebilir, kimin gücü yetebilir? Bugün İsrailliler Kubbetü’s-Sahra’yı ve Mescid-i Aksa’yı yıkmak ya da onları şimdiki bulundukları yerden başka bir yere taşımak istiyor. Çünkü burada Yahudilerin üçüncü tapınağının inşa edilmesini istiyorlar. Allah çevresini mübarek kıldığı o yeri zalimlere bırakmaz. Çünkü şöyle buyuruyor Bakara suresinin 114. Ayetinde, “Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zalim kim olabilir! İşte bunlar oralara korka korka girmekten başka bir şey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.” Velhasıl Mescid-i Aksa bizimdir, bizim kalacaktır inşallah. Peygamberimiz(sav) ise Mescid-i Aksa için şöyle buyurmuştur: “Namaz ve ibadet için, şu üç mescid dışındaki bir mescide yolculuk yapılması doğru değildir: Mescid-i Haram, Mescid-i Resul ve Mescid-i Aksa.” (Buhari, Mescid-i Mekke 1/6 s. 67)

Gökte yaratılıp yere indirilen şehir…

Kudüs Yavuz Sultan Selim devrinde Osmanlı topraklarına katıldı. Bir annenin çocuğuna baktığı gibi baktık önceleri; merhametle elimizi başından hiç kaldırmadık. Öyle çok sevdik öyle çok sevdik ki Rabbi ve sevgilisini ağırlayan bu mübarek beldeyi, yerlere göklere sığdıramadık. Gerçekten de Sezai Karakoç’un dediği gibi gökte yaratılıp yere indirilen şehirdi Kudüs. Bölgeye hâkim olan Osmanlı, Kubbetü’s Sahra’ya büyük saygı gösterdi ve bakımı ve tamiriyle yakından ilgilendi. Kanuni sultan Süleyman Kubbetü’s Sahra’yı köklü biçimde tamir ettirdi. Binanın dış cephesini mavi çinilerle kaplattı. Kubbetü’s Sahra, Osmanlı padişahlarından III. Murat, I. Abdülhamid, II. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid devirlerinde de tamir edildi. II. Abdülhamid binanın zeminini İran halıları ile döşetti. Binanın ortasına büyük bir avize astırdı ve eskiyen çinilerini yeniletti.

Tut elimizden Kudüs…

Gün oldu zaman geçti. Yanlış giden bir şeyler vardı. Kudüs yavaş yavaş kayıverdi elimizden. Kurban gitti besleme İsrail’e, kurban gitti hırsız İsrail’e ve kurban gitti katil İsrail’e. Çok yıllar geçti aradan. Zalim öyle çok kan akıttı ki, rivayete göre Rabbimiz dökülen kanları biriktirdi ve ahirette uçsuz bucaksız bir okyanus oluştu. Vaad odur ki, o gün gelip çattığında Rabbimiz zalimleri yaptıklarından ötürü cezalandıracak. Zira Allah’ın azabı şiddetlidir. Muhakkak ki zalimlerin hepsi kandan okyanusa atılacak, çırpındıkça batacak, boğulacak fakat bir türlü ölemeyecekler. Ne mutlu o günün sahibine iman edenlere.

Sonra oturduk ve düşündük.Yanlış olanları, yanlış gidenleri, yanlış adamları düşündük.Aslında düşünmediğimizi düşündük.Allah sordu: Hiç akletmez misiniz? Bir Hak’an çıktı; cevap verdi hepimizin adına, “Hayır akletmeyiz! Felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri.” Felsefenin soysuz çarkına teslim ettik ayetleri. Taşduvardan adamlara teslim ettik kendimizi.Önce beynimizi aldılar bizden sonra imanımızı. Darağacında sallandırdılar ayetleri, darağacında sallandırdılar eylemi. İşte o zaman kolu kanadı kırıldı Kudüs’ün,önce Kudüs döndü bize arkasını sonra Hanzala…

İbrahim, içimizdeki putları devir!

Şimdi! Kudüs bizi affedinceye dek yalvaracağız Allaha. Kudüs, içindeki putlardan arınıncaya dek durmayacağız. Önce ayetleri felsefeden kurtaracak sonra darağaçlarını yıkacağız. Eylemlere akacak, her eylemde yeniden dirileceğiz. Taştan adamlar yeniden kandıramayacak bizi. Çünkü kendimizi önce Allah’a teslim edeceğiz. Savaş açacağız. Âhir zaman savaşı. Tüm zamanların belki de en büyük savaşı. Fiili bir savaş değil bu. Nefis savaşı. Nefsimizi bileceğiz ki kendimizi bilelim. Kendimizi bileceğiz ki Rabbimizi bilelim. Rabbini bilen yenilmiş mi ki hiç? İbrahim, içimizdeki putları devir!“Rabbim bedenimi öyle büyüt öyle genişlet ki, cehennemin tamamını doldurayım da oraya Hz. Muhammed’in ümmetinden tek bir kimse bile giremesin” diyen Hz. Ebubekir gibi asla olamayacağımızı bilsek de karınca misali, amacımız, safımız belli oluncaya dek durmadan bu arzu ve şuur üzere çabalayarak ruhlarımızı teslim edebilmeyiz. Biz istersek Rabbimiz verir. O halde istemeyi bilmeliyiz. İstemeyi, istemeliyiz Rabbimizden.

Doğ ey güneş, erit taştan adamı!

Çünkü durmayacağız, kıyamdaki adamın gönlünü alabilmek için,

Hanzala bize yüzünü dönünceye dek durmayacağız.

Tut elimizden Kudüs!

Galû Belâ’da Rabbimize verdiğimiz sözü tutabilmek için.        

SÜMEYYE İNAL

Bunları da beğenebilirsin
Yandex.Metrica