Mezardakiler Kalsın, Dirileri de Gömün

’İmkân olsa mezardakileri bile kaldırıp referandumda evet oyu kullandırmak lazım’’. Herkesin malumudur, 2010 referandumunun ehemmiyetine binaen böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmişti Fethullah Gülen. Şüphesiz mezardakiler oy kullanamadılar. Kiminin derdi başından aşkındı. Kimi ise haddinden fazla umarsız. Referandumun ardından altı yıl geçmişti ki, mezardakilere hükmünü geçiremeyen Gülen, amaçları uğruna milletin evlatlarını diri diri gömmeyi göze alacaktı.

Hakkını vermek gerekir, 12 Eylül 2010 referandumu birçok olumlu düzenlemeyi de beraberinde getiriyordu. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurudan tutun da, YAŞ ve HSYK kararları denetime tabi tutulacak,  statüko bertaraf edilecek, askeri vesayetin köküne kibrit suyu dökülecekti. Bu hedeflere kısmen ulaşılabildiği de iddia edilebilir. Ta ki o dönem cemaat adı verilen yapılanmanın, askeri vesayet kadrolarını tasfiye edip, müntesiplerini sisteme entegre etmek suretiyle sivil vesayetin tohumlarını atana kadar. Buraya kadar özetlediğimiz meseleler herkesin malumu. Peki bu kritiği, nitelikli ve yapıcı eleştiriye nasıl tebdil edebiliriz?  Karşılaştığımız bunca badirelerle yeniden yüzleşmek zorunda kalmamak için neler yapmalı yahut belki de daha da elzemi neler yapmamalıyı ortaya koyarak.

Önümüzde yeni bir referandum var. Ve maalesef OHAL şartları altında ve son derece kısıtlı tartışma ve müzakere etme imkânları dâhilinde referanduma gidiyoruz. İçeriğe ilişkin vatandaşın bilinçsiz olduğu şeklindeki eleştirilere haddinden fazla yer verildiği kanaatindeyim. Halkın, teknik ve hukuki düzenlemelere ilişkin hususlarda, meselelerin künhüne vakıf olmasını beklemek abesle iştigaldir desek zannediyorum hata etmiş olmayız. Sözlerimiz yanlış anlaşılmasın. ’Tahsil cenderesine ne kadar çok maruz kalmışsanız, o derece zihinleriniz bulanıklaşmıştır’  düşüncesine sahip olanlardanım. Lakin işin teknik boyutuyla sıradan vatandaşın ilgilenmemesinin normal karşılanması gerektiği taraftarıyım. Dünyanın hiçbir yerinde, halktan bu denli bir basiret ve donanım beklenmez. Muhakkak coğrafyadan coğrafyaya, eğitim alanında ve kültürel bazda farklılıklar mevcuttur. Ancak bu farklılıkların, ulusların kaderini belirleyecek düzeyde olmadığı kanaatindeyim.

Referandum özelinde asıl problemimiz; vatandaşın, önüne konulacak paketin içeriği hakkında bilgi sahibi olmamasından ziyade, paketin içeriğini sorgulama ihtiyacı hissettiği taktirde, kendisine bu imkanın ne ölçüde sunulduğu?  Son KHK ile ihraç edilen Anayasa Hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu ‘’imamların görüşlerini açıklayabildiği bir atmosferde, anayasa hukukçuları referandum hakkında görüş beyan edemiyor’’ şeklindeki haklı sitemleri ile OHAL şartlarında anayasa hazırlanamayacağı yönündeki tezini bir kez daha dile getirmiş oldu.

Anayasa değişikliğine ilişkin paketin içeriğini bir başka yazı konusu olarak bırakalım ve yeni bir sistem inşası gerçekleşirken, neleri gözden kaçırdığımıza ve bu değişimin bize maliyetinin olasılıklarına odaklanalım:

Öncelikle getirilmesi planlanan sistemin, tek adam rejimi inşa edip etmeyeceği sorunu üzerinde debelenmek yerine, tek adam rejimlerinin tarihimiz açısından kabul gören, mazimizde ve hatta genlerimizin kıyısında köşesinde dahi olsa karşılık bulan bir yönetim biçimi olduğu gerçeğiyle yüzleşelim:

Kabiliyetli ve basiretli liderlerin yönetimi altında kat edilen mesafeleri baz aldığımızda, tek adam rejimine sempati dahi duymak mümkün. Ancak ne yazık ki, küreselleşmenin kaçınılmaz etkileri ile birlikte özellikle ekonominin olağanüstü karmaşık ve global bir hal alması, kültürel deformasyonlar, teknolojik gelişmeler ve bilhassa savaş sanayindeki olağanüstü değişimler, yönetimde bulunan karar alıcı mercilerinin hata yapma lüksünün minimizasyonunu gerekli kılmakta. Dolayısıyla, ’basiretsiz yöneticiler eliyle varsın zelil ve rezil olalım,nasıl olsa başarılı ve basiretli yöneticiler eliyle yeniden ihya oluruz’  şeklinde tezahür eden bir anlayışa sahip olma lüksüne en az iki asırdır sahip değiliz.

Aslında tam da bu noktada gavurlarla aramızda ciddi anlayış farklılıkları mevcut;  Şöyle ki, batı, sistem inşası yoluna gittiğinde, inşa ettiği sistemi, şahısların kimlik ve özelliklerinden ayrı olarak dizayn etmeyi tercih ettiğinden, sistemin daima en zayıf noktalarına odaklanma yoluna gitmeyi tercih etmiştir. Çünkü inşa ettikleri sistemi bir zincir olarak görmekte ve bu sistemin, zincirin en zayıf halkası kadar güçlü olabileceğinin bilinciyle hareket etmektedirler. Amiyane tabirle halkın; bir manyağı dahi seçebileceği ve bu durumda dahi, o güne kadar sahip oldukları kazanımları ve -en azından kendi halkları için muhafaza etmeye çalıştıkları- asgari demokrasi standartlarını ayakta nasıl tutabilecekleri üzerine kafa yormak suretiyle, sistem inşasını gerçekleştirdiklerini söyleyebiliriz.

Amerikan tipi başkanlık sistemini bu bağlamda ele almakta fayda var.

Trump; halkın, bir manyağı dahi seçebilme ihtimali olduğunun en bariz kanıtıdır.

Peki, başkanlık sistemi, bu manyağın icraatlarını törpüleyebilmiş midir? Bilindiği üzere, bazı İslam ülkeleri vatandaşlarının ABD ‘ye girişini engelleyen kararname’nin yürütmesi, Amerikan federal yargıçlarınca durduruldu. Peki, nasıl oldu da başkan tarafından atanan bir yargıç, başkanın iradesine müdahale etmeye cüret edebildi? Ve halk tarafından seçilen başkanın iradesine – ‘milli irade’ye-  müdahale etme hakkını bu yargıçlara kim verdi? Bu aşamada, yargının yerindelik denetimi yoluna giderek, yürütmenin alanına müdahale ettiği yönündeki bir nebze haklılık payı da içeren tartışmaları bir kenara bırakarak, bu cesaretin kaynağını ve sebebini sorgulamayı amaçlıyorum.

Katı Kuvvetler ayrılığına dayalı bu sistem, başkanın yüksek yargıç atamalarını, senatonun onayına bağlamakta, dolayısıyla yargıç, başkan tarafından atanmasına rağmen, karar alma sürecinde herhangi bir endişe ve minnet duygusuna sahip olmaksızın hareket edebilmektedir. Öte yandan yasama organları temsilcileri,(temsilciler meclisi üyeleri ve senatörler ) başkan tarafından belirlenmedikleri gibi yalnızca kendi bölgelerindeki seçmene karşı sorumludurlar. Görüldüğü üzere yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki bu katı kuvvetler ayrılığı, denetleme-dengeleme mekanizmasına aykırı hareket eden ve ülkenin yüzyıllar boyu elde ettiği kazanımlarını bertaraf etme yoluna tevessül eden erki tolere etme yoluna gitmez ve bu erk, yürütmeyi temsil eden başkan dahi olsa tabiri caizse hizaya getirilir.

Başkanlık sistemini anlayabilmek ve hayata geçirebilmek için katı kuvvetler ayrılığının ve check balance sisteminin çok iyi irdelenmesi ve idrak edilmesi gerekir.

Öte yandan bu sistemin ABD’ye özgü olduğu ve ihraç edilemeyeceği yönündeki yaygın kanaat, maalesef bugüne kadar bu sistemi ihraç etme girişiminde bulunup ellerine yüzlerine bulaştıran Latin Amerikalı ülkeler yüzünden haklı çıkarılmıştır. Şüphesiz bu sistem de insan ürünüdür ve işletilirken birçok problemle karşılaşılır. Ancak önemli olan; krizlerin derinleşmesine fırsat vermeden, çok ufak dahi olsa ortak bir payda bularak ve karşılıklı tavizler vererek krizin üstesinden gelmektir. Bu ise, herkesin hayalini kurduğu ancak mesele taviz vermeye gelince sırtını döndüğü ‘uzlaşı kültürü’ dedikleri ve maalesef suyu ve toprağı müsait olmadığından mıdır nedir, bu coğrafyada pek rastlayamadığımız bir hazine. Bu hazinenin keşfedilip çıkarılmasının ise tercih etmiş olduğunuz sistemle pek bir ilgisi yok gibi.

Gavurların hali böyle iken, bizim cenahta işler sanıldığından daha da karmaşık bir hal almakta. Kurmaya çalıştığımız sistem, başkanlık sistemi değil. ‘Evet’ ve ‘Hayır’ cephesi Recep Tayyip Erdoğan özelinde meseleye bakmaktan, sisteme ilişkin değerlendirme yapma aşamasına henüz geçemediler. Anayasa değişikliği usulünün, nitelikli çoğunluğu gerekli kıldığı gerçeği bir kenarda dururken, Recep Tayyip Erdoğan dönemi sonrası, Trumpvari bir manyağın (40 yıldır hem halkı, hem idarecileri kandırabilmeyi başarmış olan Fethullah Gülen bu aşamada iyi bir örnek teşkil edebilir) seçilmesi ihtimaline binaen, sisteme ilişkin yeniden değişim yoluna gitme gerekliliği hâsıl olduğunda, mecliste yeniden nitelikli çoğunluğu nasıl sağlayacağımıza ve başkanın meclisi fesih yetkisini nasıl bertaraf edebileceğimize ilişkin sorunlar ise şimdilik umurumuzda değil.

Umurumuzda olmamasını da yadırgamamak lazım. Sistem inşasına girişmek yerine, Reisi başkan yapmak yahut yapmamak derdine düştüğümüzden, uzun vadeli plan yapmamızı gerektirecek bir durum da söz konusu değil. Hâlihazırda FETÖ’den boşalan yerleri doldurmak için adeta büyük bir savaş veren ve yıllar sonra muhtemelen FETÖ’nün yerini alacak olan muhtelif cemaat-tarikat yahut klikler, çıkar çatışması neticesinde devlete savaş açtığında, oluşacak yeni OHAL şartları neticesinde, maslahata uygun bir sistem nasıl olsa devşirilir şeklinde tezahür eden bir vizyona sahip olanların, uzun vadeli ve milli menfaatlerimizle uyuşacak nitelikte plan yapmalarını beklemek ne derece rasyonel olur bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum ki; son 15 yıl içerisinde ülkemizin en ehemmiyetli üç meselesinde  (Çözüm Süreci, Ergenekon-Balyoz süreci ve cemaat-FETÖ süreci) kandırıldığını itiraf eden bir yönetimin, başkanlık sistemi ile pek de ilgisi olmayan bir sistem inşası nedeniyle, on yıl sonra tekrar kandırıldık dememeleri için, evet yahut hayır kampanyası yürütmek yerine, her iki ihtimal dâhilinde, yapılan değişikliklerin muhtemel sonuçlarını tetkik etmek, bunu halka anlatmak ve referandumdan evet çıkmasının; rejim değişikliği anlamına gelmediği gibi, hayır çıkmasının da; dünyanın sonunu getirmeyeceği gerçeğiyle hareket etmek ve referandumu, genel seçim havasına sokmayı arzulayanların karşısında aklı selimle hareket ederek, metnin içeriğine ilişkin tartışmaları hakim kılmak hepimizin boynunu borcudur.

Av. M. Derviş METE     

Bunları da beğenebilirsin
Yandex.Metrica