Mağdurlar Sivil Bir Ölüme İtiliyor

15 Temmuz Darbe girişimiyle alakası olmayan yüzbinlerce insanın mağdur edilerek devlet ve toplum tarafından sivil bir ölüme itildiğini belirten Ömer Faruk Gergerlioğlu, çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) mekanizma olarak insanları büyük ve ciddi bir haksızlığa uğrattığını söyledi.

Uzun yıllardır insan hakları savunuculuğu yapan, MAZLUMDER’in eski başkanı ve çıkarılan KHK ile kendisi de ihraç olan Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu ile gündeme dair konuları konuştuk. Gergerlioğlu, kamuoyunda; MAZLUMDER’in PKK ile yakınlaştığı iddialarına da cevap vererek, “MAZLUMDER için söylenen bu söylentiler aslında Türkiye’de insan hakları perspektifinin anlaşılmamasından kaynaklanıyor. İnsanlar Kürt Sorunu hakkında bilgi sahibi değiller” dedi.

Türkiye’de siyasal İslamcıların iktidara eklemlendiğinin altını çizen Ömer Faruk Gergerlioğlu, “İslamcılarımız maalesef İslam’ın bize vermek istediği özden uzaklaşmışlar. Kendi siyasal İslam inançlarına, hedeflerine ulaşmanın derdindeler. Ve bunun içinde tüm insani kriterleri geride bırakmışlar. Toplumdaki infialin, toplumdaki vicdan sızlamasının tersine kürek çekiyorlar.” ifadelerini kullandı.

İşte Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Röportajı:

‘TÜRKİYE’DE İÇ HUKUK YOLLARI DEVRE DIŞI’

Net sayısını bilmediğimiz binlerce insan FETÖ’den dolayı tutuklu. Ne olacak bu iş. Nasıl sonuçlanacak. Bir insan hakları savunucusu olarak bu konu hakkında neler söylersiniz?

Şimdilik sayılar biraz çelişkili ama yine de kabataslak bazı rakamlar görünüyor.130 bin civarında devlet memurluğundan ihraç edilen kişi ve 75-80 bin kişi civarı da özel sektörde ihraç edilmiş kişi var. Ortalama kabaca 200 bin kişiden söz ediyoruz. Yaklaşık 41 bin kişi tutuklu ve 107 bin kişi de açığa alınmış durumda. Bu sayıda her an bu atılan sayısına dâhil olabilir. Oldukça önemli bir sayı ile karşı karşıyayız. Oldukça önemli bir toplumsal sorun oluşturacak bir sayıdan söz ediyoruz. Fakat öylesine bir toplumsal baskı ve linç kampanyası yürütülüyor ki çok acayip, çok ilginç ve çok üzücü mağduriyetler yaşanmasına rağmen maalesef toplumda çok önemli bir ses çıkmıyor. Ciddi bir korku ve çekingenlik ortamı var. Şimdi bu iş nereye varacak. Öncelikle bu Kanun Hükmünde Kararname (KHK) denilen konu zaten başlı başına yasa dışı bir hususu gösteriyor. Anayasal hükümlere uyulmadan ortaya çıkarılmış olan KHK’lar anayasada yazan hususlara uyulmadan icraata konuluyor. KHK’ların birçok açıdan içi boş, bunu görüyoruz. Bu KHK’ların aslında anayasa mahkemesine itiraz edilerek iptal edilmesi gerektiğini söylüyoruz. Çünkü 1991 yılında CHP’nin yapmış olduğu bir itiraz anayasa mahkemesinde değerlendirilmişti ve iptal olayı olmuştu. Şu anda böyle bir girişim olmuyor. Yani CHP’nin bir girişimi oldu ama reddedildi. Ama böyle bir girişimi gerektiren yeni bir durumlar var bununla alakalı talep ve girişimlerde olmuyor maalesef. Peki, neden bu KHK’lar hukuk dışı, yasa dışı. Bir kere insanların yargılamadan mahkûm eden bir usulü var. Bir kişiye suçlu demeniz için onu yargılayıp mahkûm etmeniz gerekiyor oysa şimdi bir yargılama yok.  Şimdilerde yargılanmadan sizleri bir takım genel ifadelerle suçlayıp bir listede adınızın çıkması yeterli oluyor. Yargılamadan mahkûm ediliyor. Bizi yargıla dediğimiz zamanda önünüze önemli ve zor bir yokuş çıkartılıyor. Nereye başvuracağınız belli değil. Hangi mekanizmalarla bunu çözeceğiniz belli değil. Her gün yeni bir kurumsal yapı çıkarılarak bu mağduriyetlerin önüne geçilecek deniliyor. İşte İdare mahkemesi bir şey diyor, Danıştay bir şey diyor, Anayasa mahkemesi bir şey diyor. İnsanlar nereye gideceklerini bilmiyor. Sadece başvurular yapıyorlar. İç hukuk yolları tamamen durmuş. İdare mahkemesine başvuruluyor işimiz değil deyip yasamanın aldığı bir karardır diyor. Anayasa mahkemesine gidiyorsunuz, anayasa mahkemesi OHAL komisyonu kuruldu oraya devredeceğim diyor. Başvuru Komisyonu da arada 40 gün geçmesine rağmen halen kurulmadı. Bir oyalamaca taktiği, topu taca atma tarzında bir oyalamaca yaşatılıyor. İnsanlar nereye gidip, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Büyük bir sıkıntı yaşanıyor. İnsanların büyük bir çoğunluğu deprasyonda, iş bulamıyorlar, iş verilmiyor. Dışardaki İnsanlar bu mağdurlara karşı çekingen ve korkak davranıyor. Kimi KHK’lının lisansı iptal ediliyor. Kendi alanında çalışma imkânı yok. Özel sektör bu insanları çalıştırmak istemiyor. İnsanlar sivil bir ölüme terkediliyor. Pasaportları elinden alınıyor. Dernekler de yönetim kurulu üyesi olmaları bile engelleniyor. Ve böylece insanlar çok büyük bir mağduriyete itilip adeta öl deniliyor. Ve bunun sonucunda da 20 civarında bir insan intihar etti. KHK’lı olup da bu tür sıkıntıları yaşayıp ta depresyona girip intiharı seçen en az 20 kişi var. Bu sayının 48 civarında olduğu da söyleniyor. Çünkü farklı nedenlerden dolayı basına yansımayan intiharlarda var. Bu demektir ki çok büyük bir sosyal facia ile karşı karşıyayız. Araştırma görevlileri, doktorlar, öğretmenler intihar ediyorlar. Devlet bu insanları yetiştirmek için büyük masraflar sarffeti. Bu insanlar bir yerlere gelmek ve bir hizmeti yapabilmek için hayatlarının çok büyük bir bölümünü harcadı. Ve şu anda bu insanların bir kısmı depresyonda bir kısmı intihar ediyor. Çaresiz bırakılmışlar.

‘MAĞDURLAR SİVİL BİR ÖLÜME İTİLİYOR’

Peki hocam söz konusu mağdurlara karşı toplumda dediğiniz anlamda bir sesin çıkmaması normal mi, anormal mi? Bu konuyu biraz açar mısınız?

İşte burası çok yaralı bir konu. Düşenin halinden başkası anlamıyor maalesef. Darbeyle hiçbir şekilde alakası olmayan yüzbinlerce mağdur var. Bu insanlar terörist olmakla suçlanıyorlar, öyle görülüyorlar, yâda gösteriliyor. Bu korkunç bir suçlama. Yani toplum tarafından acilen imha edilmesi gereken düşman gibi bakılıyor. İnsanlar sivil bir ölüme itiliyor. 15 Temmuz bahane edilerek her türlü baskı uygulanıyor. Ama bilmiyorlar ki bu insanlar bir kere yanlış bir mekanizma ile büyük bir haksızlığa uğratıldı. İnsanlarımızın çoğu mağdur olanların haksızlığa uğradığını düşünemiyor. Devlet vatandaşlarına böyle hukuksuz şekilde bir yaptırım uygulayamaz.  Hukuksuz bir şekilde idari olarak karar vererek insanları mahkûm ediyor. Toplum da bu kişileri terörist, darbeci görüyor ve onları terör örgütleriyle irtibatlı olarak görüyor. Ama dikkat edin ihraç edilen, tutuklanan yaklaşık 200 bin insanın bir kişisi bile dağa çıkmamış, yakınları dağa çıkmamış, terörist olmamış. Bu nasıl bir teröristliktir. 200 bin insandan bir tanesi bile terörist çıkmamış. Yani o zaman nasıl bir afaki karar bu. İnanılmaz bir afaki karar ile karşı karşıyayız. Ve bu da hukuk devleti olduğunu iddia eden devlet tarafından yapılıyor. Ve vicdanı olduğunu söyleyen bir toplum tarafından onaylanabiliyor. Bu insanlar daha suçlu-suçsuz belli değil. KHK mekanizmasında çok ciddi hatalar var. Hem anayasal olarak hem de uygulama kısmı olan usul ve esasta ciddi sıkıntılar var. Bütün toplumun buna isyan etmesi gerekir. Bu KHK’lar binlerce aileyi yıktı, binlerce insan işinden atıldı. Hükümet, beğenmediği her kim varsa onu işinden etti. Ve üzülerek şunu belirtim ki toplum bu denli büyük bir cezalandırma karşısında çok büyük bir duyarsızlık ve vicdansızlık içerisinde. Ben bu toplumun vicdanın nasıl bu hallere düştüğünü, yerlere düştüğüne inanamıyorum. Kulaklarıma, gözlerime inanamıyorum. Bu kadar büyük bir haksızlık illa size yapıldığı zaman mı aklınız başınıza gelecek O zaman mı hissedeceksiniz. İnsanlar yıllarca emek verip okuyorlar, bunun üstüne yıllarca çalışıyorlar ama sonra birisinin keyfince hem işinizden atılıyorsunuz hem de başka bir yerde çalışmanız engelleniyor. Üstüne üstlük terörist ilan ediliyorsunuz. Toplumda buna sesini çıkaramıyor. Şimdi bu dindar olduğunu söyleyen topluma bakıyorsunuz gereği gibi davranmıyor. İman etmenin yolu vicdandan geçer. Ancak vicdanlı bir insan için imana gidiş mevzu bahistir. Vicdani duygular imanın yolunu, kapısını açar. Canlı, aktif, diri bir iman böyle olur yoksa kuru şekilci bir iman olur onunda bir anlamı olmaz.  İşte böyle bir iman taraftar olan bir yapı oluşturur. Böyle bir durumda aktif, canlı bir inancınız yoktur. Bir şeylere taraftar olursunuz ve kriterleriniz bozulur. Ahlak, adalet vicdan gibi kriterlerle değerlendirme yapmak yerine kişisel, kurumsal şekilsel değerlendirmeler yapmaya başlarsınız. Toplumun hali şu anda budur. İnsanların vicdanının sızlaması gereken hadiseler de bu kadar kuru, hissiz, duyarsız bir topluluk varsa demek ki burada çok büyük bir problem var, çelişki var. Bir kere insan olarak en başta bir insan ahlaki ve adalet duygularıyla hareket etmeli. Bakıyorsunuz toplumda yaşanan dev kadar büyük haksızlık karşısında inanç sahibi olanların gıkı çıkmıyor. Bundan daha büyük bir çelişkili olabilir mi? Burada büyük bir hata var demektir. Bu hata ve çelişki neyden kaynaklanıyor çok iyi düşünmek gerekiyor. Demek ki burada ahlaki ve vicdani kriterler yok olmuş. İnsanlar taraftarlaşmış. Ve olaylara şekli olarak bakıyorlar. Kendi ideolojik şekillerine göre bakıyorlar, Bir şeye inanmışlar ve ondan sonra o düşüncelerini sarsacak hiçbir olayı görmek istemiyorlar. Hissetmek bile istemiyorlar. Vicdan sızlatan bir sürü olay oluyor, İnsanların tutuklanıp içeri atılması, dışarda yaşanan mağduriyetler ama bizim insanımız işte onlar darbecidir onlar şudur budur gibi toptancı ifadelerle herkesi mahkûm etmiş oluyorlar. Mağdur insanların yakınları bile, akrabaları bile derin bir suskunluk içerisinde. İnsanların komşusu akrabası dahi işin ciddiyetini anlayamıyorlar. Bununla ilgili bir arkadaşımla konuşuyordum mesela. Öncesinde bu durumları kendisine anlatıyordum. Ve kendisi de bana bu konuda hak vermiyordu. Birtakım nedenlerle hükümetin uygulamalarını savunuyordu. Arkadaşımız fanatik bir Ak partili. Daha sonra duydum ki abisi bir takım ithamlarla KHK ile ihraç edilmiş. Abisi de hiçbir şekilde FETÖ ile alakası olmayan biri. Sıkı Ak partili biri. Bu ani ihraç sonrası eşi olan hanımefendi 3 çocuk annesi kalp krizi geçirip 38 yaşında vefat ediyor. Aile perişan, çocuklar perişan maddi manevi büyük bir perişanlık. Ve bu olaydan sonra o arkadaş bana dedi ki ‘ya ben seni şimdi anlıyorum. Bu iş başımıza gelince anladım. Hiçbir şeyle alakası olmadığı halde abimi attılar, yengem üzüntüden kalp krizi geçirip vefat etti.’ Bu sadece 200 bin kişiden bir örnek. Bunun gibi 200 bin tane örnek olduğunu düşünüyorum.

DİNDARLAR, DİNİ BİR İKTİDAR İÇİN GAYRİ İNSANİ ZULÜMLERİ GÖRMEMEZLİKTEN GELİYORLAR’

Hocam bu konuya paralel olarak siyasal İslamcılık hakkında neler düşünüyorsunuz? 

Zaten anlattığım konuda buraya geldiğimiz doğal. Ben şunu anlatmaya çalışıyorum. İşin temelinde insanlar ideolojilerini rehber edinmişler. Varmak istedikleri yer o ideolojilerin zaferi. Ama bizim inancımızın temelinde ne yatıyor, biz neden varız. Mesela neden namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, hacca gidiyoruz, zekât veriyoruz. Allah-u tela bizi ahlaklı ve adil biri yapsın diye. Toplumda örnek bir insan olmamızı, iyilikler yapmamızı istiyor. Yeryüzünde örnek bir insan olmamız için bize bunları yap diyor. Eğer siz şekli yapıp öze ulaşamıyorsanız burada bir problem var demektir. Şekli yapıyorsunuz ama özden uzaklaşıyorsunuz. Bakıyorsunuz adam 5 vakit namazında ama vicdanı kalmamış. Adama bu tür olayları anlatıyorsunuz farklı şeyler söylüyor. İnanılmaz şeylerle karşılaştım ben. İnsanlar mağduriyet yaşayanlara küfredip hakaret ediyor. Mağdur tabloları karşısında vicdan sızlanılması gerekirken adam buna hakaret ediyor. Sen hükümete karşı çıktın diyor, partimizi yıpratıyorsun diyor. Vicdan adeta ayaklar altına alınmış ve şu anda üzerinde tepiniliyor. Bu korkunç bir durum. Şu anda dindarlarımız, İslamcılarımız maalesef İslam’ın bize vermek istediği özden uzaklaşmışlar. Kendi siyasal İslam inançlarına, hedeflerine ulaşmanın derdindeler. Ve bunun içinde tüm insani kriterleri geride bırakmışlar. Toplumdaki infialin, toplumdaki vicdan sızlamasının tersine kürek çekiyorlar. Ama biz biliyoruz ki din ortaya çıktığı zaman o Mekke toplumunda devrimci bir anlayıştaydı. O gün ezilenler peygamberimizin yanındaydı. Ezenler muhalifti. Şu anda din artık ezilenlerin sesi olamıyor. Çünkü dindarların çoğu güya dini bir iktidar uğruna gayri ahlaki olayları görmemezlikten geliyor. Yarın öbür gün bir dini diktatörlüğe gideceğimiz görünüyor. Biliyorsunuz dini diktatörlüklerde olmuştur. Din adına birisi hükümranlığa girişiyorsa en başta buna halis muhlis müminlerin karşı çıkması lazım. Şu anda bir göz boyamacılık bir şekilcilikle bir kutuplaştırma oluşturulmaya çalışılıyor. Sanki iman-küfür cepheleşmesi var. Hayır, öyle bir şey yok. Şu anda hangi kesimden olurlarsa olsunlar ahlaklılar ile hangi kesimden olurlarsa olsunlar ahlaksızlar arasında bir çatışma var. Eğer bir cepheleşme diyorsanız buraya gidiyoruz. Ortada çok acı bir tablo var. Ama ciddi bir kesim böyle bir tabloyu görmüyor bile. Bu sorunla birine bir bilgi verdiğinizde sizi hemen şeytanlaştırıyorlar. İhraç ediyorlar, ferman düzenliyorlar. Şu anda din adına dindarlık yapanlar utanç verici bir durumda. Yüreğimiz yanıyor gerçekten. Gerçek dinin özüyle ilgili bir inhiraf ve sapma yaşanıyor. Ve bundan da kimsenin haberi yok.

‘HAYIR’ VERECEKLER DİN DIŞI TUTULUYOR, BUNUNLA ALAKALI FETVALAR VERİYORLAR

Alında toplumdaki en hafif acıya en fazla dindarların duyarlı olması lazım ( ben sadece dindarlar duyarlı olurda demiyorum kesinlikle) ama tersi bir durum söz konusu. Bir Erdoğan rüzgârı estiriliyor toplumda. Bakıyorsunuz kişisel bir karizma falan, inanılmaz bir kişiselleştirme yaşanıyor ki sanki onu sevmek dindar olmanın bir ölçüsüdür, onu sevmeyenler din dışı falan. Zaten bu söylemlere de oldukça fazla yansıtılıyor. ‘Hayır’ verecekler din dışında tutuluyor. Buna hocalar katılıyor. Hayrettin Karaman hoca çıkıyor bu yönde fetvalar veriyor. Şevki yılmaz hadis uyduruyor. İşte 16 Nisan da 15 Temmuz darbecileriyle bir mücadele yapılacak deniliyor. Yani dikkat edin bütün ‘hayır’ diyecek olanlar darbeciler sınıfına konuluyor. Kullanılan bu söylemi akıl ve mantık almıyor. Yani sanki 3-4 yaşındaki çocuğa bunu anlatıyorsunuz. O kadar basit argümanlarla anlatılıyor ki insanlar buna nasıl inanıyor bilmiyorum. Akılları mı tutulmuş vicdanları mı kilitlenmiş anlayamıyorsunuz. Bunlar yetişkin aklı başındaki bir insana söylenecek sözler değil. Birde bu kadar ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı bir söyleme ne gerek var. Bu toplum ayrıştırmalarda bir şey kazanmadı. Yani illa iç savaş mı çıksın, insanlar huzursuz mu olsun, Suriye gibi mi olalım, Irak gibi mi olalım. Niye bu toplumu korumayı düşünmüyoruz. Kazancımız ve iktidarımız için bu toplumu nasıl kutuplara ayırırız. İnanın bunlar çok önemli sorular. Toplum olarak cepten yiyoruz şu anda. Bir çatışma çıkmıyorsa bu toplumun iç içe geçmiş yapısından kaynaklanıyor. İnsanlar birbirine uzak değiller. Her ailede farklı dini, siyasi eğilimler var. Köşeli bir toplum değiliz biz. Birbirimize katlanmayı biliyoruz neden bunu zorluyorlar. Hâsılı bu OHAL’in bir an evvel bitmesi lazım. İnsanlar artık bunu kaldıramıyor. İntiharlar artabilir. Bunu aylardır söylüyoruz. Çünkü yük kaldırılamıyor artık. Bu KHK olayının çözülmesi lazım. Dediğim gibi intiharlar geldi. Şu anda da bazı insanlar ya belki referanduma kadar göreve gelirim diye umutları var. Büyük ihtimalle olmayacak da. OHAL’in uzatılma ihtimali olabilir. İnsanlar zannediyor ki baskılar azalacak ama hayır azalmayacak daha da artacak.

‘OHAL’İN KALKMASI LAZIM’

7-8 aydır tutuklu olup ta hakkında iddianame hazırlanmayan binlerce insan var. Bu olay toplumsal bir patlamaya gidiyor. Bazı şeylerin sessiz durması aslında dışardan iyi gibi görünüyor ama bu bekleyiş içerden bir gaz sıkışmasına yol açabilir. Süratle KHK meselesinin bir an evvel hukuki sınırlara getirilmesi lazım. KHK’ların iptal edilmesi lazım, OHAL’in kalkması lazım. Türkiye’nin hukuka, demokrasiye dönmesi lazım. Çünkü Türkiye hem içerde siyasi meselelerle perişan durumda, hem de dış politikada büyük yanlışlıklar yapılıyor. Tüm Dünyadan dışlanıyoruz. Herkese külhanbeyi sözlerle çıkışıyoruz. Dünya ile irtibatımız kopuyor.  Bu doğru bir gidiş değil. Venedik komisyonu bizde olan şeyleri raporluyor ama siz kalkıp bunu yok sayıyorsunuz. Bütün uluslararası kuruluşların bu yönde raporları var. Türkiye’de büyük hukuksuzluklar yapılıyor, KHK’larda büyük hukuksuzluklar olduğunu bilimsel olarak hukuksal olarak söylüyorlar. İnsan hakları kuruluşları Türkiye hakkında vahim tablolar çiziyor. Türkiye insani ve hukuki endekslerde sürekli gerilere gidiyor. Buna rağmen hükümet hala vitrine oynuyor. Dış güçler bizi sevmiyor, yok işte yeni Osmanlı kuracağız gibi söylemler içindeler. Bunlar resmen insanların gözünü boyamak.

‘MAZLUMDER DE Kİ İNSAN HAKLARI DUYARLILIĞI, MAALESEF BAZI KESİMLER TARAFINDAN KÜRTÇÜLÜK OLARAK ALGILANDI’

Medyada MAZLUMDER’in PKK ile yakınlaştığıyla ilgili söylentiler var. Bu doğru mu? Değilse neden böyle bir söylenti var?

MAZLUMDER 26 yıllık bir kuruluş. Ben başından itibaren MAZLUMDER’i takip ederim. Rahmetli babam Necip Fazıl Kısakürek’in talebesiydi. Onun için İslami bir mücadelenin içerisinde doğduk, bulunduk ve yaşadık. Başörtü zulmünü gördük, yaşadık. Ve bu yüzden tüm İslami camiadaki kuruluşları yakından tanıdık. MAZLUMDER’de kurulduğu zaman yakından takip etmiştim. Ve bir insan hakkı savunucusu olarak memnun olmuştum. Tabii zaman döndü dolaştı Kocaeli’ne doktor olarak geldik çalışmaya. 2003 yılında MAZLUMDER’e üye olduk ve arkadaşlarımız bizim başkan olmamızı istediler. Bu vesileye 2003 ile 20o7 yılları arasında başkanlığını yaptık. Daha sonra genel başkanlığı 2007 ile 2009 yılları arasında yaptım. Daha sonra kendi isteğimle bıraktım ama dışardan takip ederek buradaki işleri ve çalışmaları takip ettim. Tabii MAZLUMDER ilk kurulduğu zaman din alanında, başörtüsü alanında yaşadığımız büyük olaylar sıkıntılara çözüm bulmak amacıyla kurulan bir dernekti ama zamanla karşımıza insan hakları olarak farklı insani sorunlar çıktı. Baktık ki Türkiye’de sadece başörtüsü sorunu yok. Kürt meselesi de var, azınlıklar sorunu da var. Yani bizim camia ile alakalı olmayan, hukuki olarak çok sayıda insan hakları sıkıntısı var. Demek ki insan hakları derneği olarak bunlara karşı da durmamız gerekir. Ama tabii Türkiye’de Kürt Meselesi insanlar arasında yeterince bilinmediği için, Kürtlerin de tüm vatandaşlar gibi en doğal haklarına sahip olması gerektiğini çoğunluk bilmediği için, empati yapmadığı için, Devletin Kürt Meselesinde yapmış olduğu haksızlıkları zulümleri anlamayan büyük bir topluluk var maalesef. Bu insanların çoğu da dindarlar ve MAZLUMDER’e başörtüsü meselesinden dolayı sıcak bakan kesim. Bundan dolayı MAZLUMDER daha sonra Kürt meselesini de ele alınca Kürt sorununun ne olduğunu bilmeyen bir dindar camia ile karşılaştı. Bu sorunla ilgi hiçbir bilgisi olamayan bir topluluk ile karşılaştı. Ve onlara Kürt meselesindeki ihlalleri, olması gerekenleri anlattı. MAZLUMDER’de ne yaşanıyorsa toplumda da aynı sorun vardır demek ki. MAZLUMDER toplumun yansımasıdır. Tabii insanlara o zaman Kürt Meselesini anlatırken bir tepki ile karşılaştık. Ya MAZLUMDER Kürtçü oldu. Biz Kürtçü de değiliz Türkçü de değiliz. Ama bu konularda bir haksızlık varsa dernek olarak bunlarla ilgili görüşlerimiz budur. Biz yıllarca çatışma çıkmasın bu sorunu masada çözelim, bu sorunu insan hakları bağlamında çözelim. Devlet yaptığı haksızlığı bitirsin. Eşit vatandaş görsün Kürtleri ve diğer tüm etnik sınıfları. Bu anlamda çok büyük çalışmalar yaptık. Saha çalışmaları, bilimsel çalışmaları ortaya koyduk. MAZLUMDER de ki insan hakları duyarlılığı maalesef bazı kesimler tarafından Kürtçülük olarak algılandı, adlandırıldı. Doğal bir haksızlığa karsı çıkmamız bizim Kürtçü diye nitelenmemize vesile oldu. Kendim Kürt değilim bu işle uğraşan arkadaşlarım da Kürt değil ama bu konuyu araştırdıkça Kürtlere yönelik bir ikinci sınıf insan muamelesi yapıldığını görüyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca bunun bir sürü örneği de yaşanmış, yaşatılmış. Bu memlekette adaleti istemek neden bu kadar zor. İslamcı camia da sorun olduğu için bizi anlamadılar. Çözüm süreci öncesinde de biz mesela çatışmalar dursun, bombalamakla bir yere varılmaz, oturun bu meseleyi eşit vatandaşlık düzleminde çözün dediğimiz zaman farklı ithamlara karşılaştık. Devletin yaptığı askeri işler farklı ama biz diyoruz ki bu konu insanı hakları konusunda çözülecek bir meseledir anlamıyorlardı. Ama çözüm süreci geldiğinde birden herkes sustu. Çünkü Devlet hatayı anlayıp barışla çözmeye çalışılıyordu. Bize yönelttikleri eleştirileri hükümete yapamadılar sustular. Hükümet bizim önceden söylediklerimizin on katını söyleme başladı. İslami camianın gıkı çıkmıyordu. Neden? Çünkü kendisine yakın gördüğü iktidar böyle bir sürecin içerisindeydi. Ne zaman ki çözüm süreci bitti tekrar eski söylemlerine döndüler. Mesele çözüm ile sağlanır dediğimizde Kürtçü yaftasını yemeye başlıyorsunuz. Yani devletin uygulamalarına göre sizin adınız değişiyor.

‘İNSAN HAKLARI DERNEĞİNDE İSLAMCILIĞIN HEDEFLERİ GÜDÜLMEZ’

Çözüm sürecinde bize Kürtçü demiyorlardı. Nasıl oluyor bu iş. Yazıklar olsun. Siz açıklayın bunu bize. İnsan hakları derneği bağımsız tarafsız objektif gözlem yapar. Burada iki büyük problem var. Birincisi dindar camianın bir problemi var. İnsan hakları dernekçiliğini İslamcılık ile karıştırıyorlar. Yani sanki insan hakları derneğinde İslamcılığın hedefleri güdülecek. Yani burada denilmek isteniyor ki İslam Devletine giden yolda biz faaliyet yapalım. Diğer meseleler bizi ilgilendirmez kardeşim. Bizim İslami hâkimiyetimizdir önemli olan. Bizim işimize yarayacak meseleleri irdele ona göre yönelişlerde bulun. Onun dışındakiler çok önemli değil. Böyle bir yaklaşımdan dolayı başka meselelere karşı sağırlar. İkinci sorun ise iktidar, yani iktidara eklemlenmek.

‘İKTİDAR NE TARAFA DÖNSE SİYASAL İSLAMCILAR O TARAFA DÖNÜYOR’

Siyasal İslamcılarımız iktidara eklemlenmiş durumda. STK’lar dernekler, vakıflar, dindarlarımız iktidarla göbek bağı kurmuşlar. İktidara girişmişler. İktidar sağa dönerse sağa dönüyorlar, sola dönüyorsa sola dönüyorlar iktidara yapışmış durumdalar. Şimdi böyle yapan insanlara sen kalkıp iktidarın yanlışlarını söylediğin zaman başına kıyameti koparıyorlar. Ama iktidarın hoşuna gidilecek şeyler söylerseniz onu hoş tutacak söylemlerde bulunursanız kimse size bir şey demeyecek. Aferin diyecekler. Müslümanlığı ilgilendiren, memnun edecek işler yapın. Olaylara takım taraftarlığı gibi bakıyorlar. İktidar eksenli bakmaya başladılar. Türkiye’de insan hakları konusunda bilgi yok. Herkes kendi derdiyle uğraşıyor. Herkes kendi hakkını savunmaya çalışıyor. Ama MAZLUMDER’de böyle bir anlayış yoktu, hiçbir zaman olmadı. MAZLUMDER mazlumun kimliğine bakmaz. Maalesef devir artık ilkeli olmak devri değil, devir iktidar olmak devri. MAZLUMDER’de olan bu sorun insan hakları perspektifinin anlaşılmamasından da kaynaklanıyor. Bu siyasal İslamcılıktan kaynaklanıyor. Siyasal İslamcıları başkasının derdi, sıkıntısı ilgilendirmez.

‘MÜSLÜMANLARIN ADİL OLMASI GEREKİYOR’

Böyle düşünen birine insan haklarını, empatiyi, adaleti anlatamazsınız. Çözüm sürecinde Kürt sorununu anlamayan dindarlar iyi noktaya gelmişlerdi. Demek ki meseleyi duruma göre, zamana, zemine göre anlıyorlar. Müslümanların adil olması gerekiyor. Adil olmadığınızı zaman işiniz zordur. Ve bu tür durumlarda sınıfta kalırsınız. Bizim partisel kriterimiz yok biz her partiyi eleştiriyoruz. Doğruya doğru eğriye eğri diyoruz. ilkemiz bu. Eğer çözüm süreci devam etseydi MAZLUMDER’de ki bu problemler olmayacaktı. Önemli olan insanların sağlam bir insan hakları perspektifine sahip olmasıdır.

‘CUMHURBAŞKANI KENDİ GÜCÜNÜ TAHKİM ETMEYE ÇALIŞIYOR’

 Vizesiz Avrupa giriş söylemlerinden, Devlet bakanlarının bile Avrupa’ya giremediği bir noktaya geldik. Son Hollanda olayını da katarsanız bunun neler söylersiniz?

Şimdi bu meseleyi klasik Hristiyan, Müslüman haçlı-tevhit çatışması gibi gösteriyorlar ama öyle değil. Mesele demokrasiden yana olmakla yâda demokrasiden yana olmamakla alakalı bir şey. .Türkiye Cumhuriyeti devletinde zaten demokrasi talebi yok. Ak Parti ile beraber AB üyelik süreci başladığı zaman hepimiz bunu desteklemiştik. Her kesim de bunu destekledi. Çünkü sorunların halledilmesi için bir takım demokratik adımlar atılmıştı. Bir takım vesayetçi taraflar buna engel olmaya çalışıyorlardı. Ama sonra öyle bir dönem geldi ki Erdoğan güç sahibi olmak istediği için demokratikleşme adımlarını bitirdi ve kendi gücünü tahkim etme yolun gitti. Hedefi bu olmaya başladı. Ne zaman ki Türkiye hukuk dışına girdi, Hükümet kendi yanlışlarını örtbas etmek için karşı tarafı şeytanlaştırışı bir söylem içine girdi ve sonuçta batı ile ilişkiler bitti. Suni krizler çıkartıldı. Dışarda Türkiye aleyhine kurgular yapıldı. Bunlar eski hikâyeler. İçerde baskılarını örtmek için dışarda bir dış güçler bahanesi her zaman hazırdır. İktidar her seferinde dış mihrakların kendilerine kuyular açtığını söylüyor.

‘HOLLANDA KRİZİ REFERANDUM İÇİN SUNİ KRİZ OLARAK ÇIKARTILDI, OLAY ÇIKACAĞI ÇOK BELLİYDİ. BUNA RAĞMEN AİLE BAKANI, CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN EMRİYLE GÖNDERİLDİ’

Hükümet vitrine oynuyor. Hollanda da daha demokratik bir çizgi izlemeliydi. Normalde Hollanda’ bizim bakanın mitingine izin vermeme hakkı var. İzin verme gibi mecburiyetleri de yok. Ama zorla bakanı buraya göndererek gerginlik çıkarıyorsunuz. Bakan hanımı bilerek gönderdiler. Kimisi başbakanın emriyle gittiğini söylüyor, kimisi başbakanının buna muhalefet ettiğini söylüyor ama devlet emriyle, özelde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın himayesiyle gittiği besbelli. Ve gerginlik çıkacağı da çok belliydi. Adamlar diyorlar bizim ülkemizde seçimle alakalı bir çalışma yapmayın ama siz kalkıp bakanı oraya gönderiyorsunuz. Orada olay çıkacağı belli. Oradaki vatandaşlarımızın şiddet göreceği ve zora gireceği belli. Israrla niye bakanı gönderiyorsunuz. Adam ülkesine istemiyor. Bunlar olacak işler değil. Yapay krizler çıkartarak referandum için kullanılıyor.  Ama tabii Hollanda’nın izin vermeme hakkı olsa da özgürlükler konusunda daha demokrat bir çizgide olması gerekiyordu. Çirkin bir oyun oynandı.

90’LARI ARAR OLDUK

Şu ana kadar yaklaşık 85 belediyeye kayyum atandı. Ne söylersiniz?

Çözüm süreci bittikten sonra devletin izlediği bir yol var. Devletin izlediği yol şu: Ben artık süreci bitirdim. Artık barışçıl bir yol kullanmak istemiyorum. Ezip geçeceğim. Ben olayı vurarak ezip geçeceğim. Ne dedi Erdoğan ‘ben artık bu çözüm sürecini buzdolabına koydum, derin dondurucuya koydum.’ Ve ne zaman çıkar o da belli değil. Uzun bir zaman alabilir. Çözüm süreci öncesindeki sözleri bile şuan da kalkıp mahkûm ediyorlar.  Peki, bu mesele nasıl gidecek. Böyle çok gitmez onu söyleyelim. Birilerine dersini vermek için ezip geçmek olmaz. Devletsin evet buna gücünüz yeter ama ezip geçmekle sorunlar çözülmez. Düşünün evde bir diktatör, baskıcı bir baba var kimse sesini çıkartmaz. Herke ondan korkar. Evet, o evde istikrar olur ama huzursuzluk bitmez. Aksine sorun büyüyerek devam eder. Türkiye şimdi böyle durumda. Kürt siyasetçiler cezalandırılıyor, cezalandırılmakla bu işin sürdürülebilir olmadığını gördükleri zamanda bu politika bitmiş olacak. Devlet bunda kararlı görünüyor. Bu meseleyi sertlik ile halletmeye çalışıyorlar ama tabii bu tutmaz. Uzun zamandır bunu söylüyoruz. İnsanlar içeri alınıyor kimse sesini çıkarmıyor ama bu sorunun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Böyle düşünmek için farklı gezegende olmak lazım. Bu konu yıllardır bu yöntemlerle çözülmedi, çözülmez. 90’lı yılları arar olduk.

 ‘AK PARTİDE ÇÖRÜME VE YOZLAŞMA VAR’

Referanduma çok az bir zaman kaldı. Kişisel olarak nasıl bir sonuç yâda tahmin yürütürsünüz. Sokakta insanlarla konuşuyorsunuz, çalışıyorsunuz. İzlenimleriniz nedir?

Toplumda yapılan haksızlıklara karşı belli bir grupta reaksiyonlar var. Ben bunlardan umutluyum. Ama bu ses yavaş. Ak partide bir çürüme ve yozlaşma var. Artık mazlum değiller, mazlumları inletiyorlar. Bu ‘Hayır’, yönünde bir rüzgâr olabilir. Toplumda bir korku ve tedirginlikte var. Sıkıntılar büyüyor. Buna karşın muhalefet güçleniyor. ‘Evet,’ kampanyası devlet imkânlarıyla yapılıyor. Her tarafta ‘Evet’ in reklam ve propaganda araçları var. Buna rağmen anketler başa baş bir mücadele izlenimi veriyor. Ben bu mücadelenin ‘hayır’ ile sonuçlanacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar korkuyor. Her kesimden feryatlar yükseliyor. İktidar sadece kendi İslamcı kesimine bakıyor. Aleviler dışlanmış. Bunun yanında ikna ettiğim Kürtler bana yeter diyor. Samimi olmayan cümleler kuruluyor. Bakıyorsunuz AKP, MHP koalisyonu var. Binali yıldırım bozkurt işareti yapıyor. Bir Kürt bunun ne anlama geldiğini geçmişiyle bilir. O işaret yargısız infazlarda, faili meçhul cinayetlerde, bol bol görmüşlerdi. Samimi olmayan bir üslupla çalışmalar yürütüyorlar. Azınlıklar dışlanmış zaten. İktidar böyle bir durumda sağ oyları konsolide etmek için daha radikal çıkışlar yapıyor. İşte din düşmanları, vatan hainleri gibi bunlar tutmaz. Ben ‘hayır’ bekliyorum. Sahada gördüğüm az çok böyle bir eğilim gösteriyor.

RÖPORTAJ: Ömer Faruk Daşdemir  / ofdasdemir@gmail.com

Bunları da beğenebilirsin
Yandex.Metrica